23 Ağustos 2017 Çarşamba

İŞKENCENİN ŞARKISINI SUSTURDU

12 Eylül zindanlarında gördüğü işkencenin intikamını, bir müzik adamına yakışacak şekilde aldı

27 Aralık 2013 Cuma 18:12
İŞKENCENİN ŞARKISINI SUSTURDU
 ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!’ 12 Eylül darbesinin ardından ‘zindanlara’ atılan,  en vahşi işkencelerden geçirilen on binlerce insanın; onlar için hapishane kapılarında mücadele eden annelerin, kız kardeşlerin, eşlerin, babaların ortak sloganıydı bu. Kiminin dilinde bir slogandan da ötesi… Zulme karşı başkaldırı kiminin dilinde… Kiminin dilinde yürekten gelen, Ankara’nın, İstanbul’un ayazında, Diyarbakır’ın, Çukurova’nın sıcağında, cezaevlerinin kapıları önünde gözyaşları içinde edilmiş bir dua… Aradan seneler geçti, insanlık onuru belki hâlâ işkenceyi yenemedi ama işkencenin şarkısını susturmayı başardı. 12 Eylül zindanlarında işkenceye eşlik eden Türkiye’m şarkısının tüm haklarını satın alan ve bu şarkının çalınmasını, çoğaltılmasını yasaklayan Cem Yılmaz’ın öyküsüdür anlatacağımız. Aslında, işkenceyi yenmeye ant içen insanın öyküsüdür.

 

HÜSEYİN ŞİMŞEK-

 

“Günde 20 saat Müşerref Akay’ın Türkiye’m şarkısını, koğuşların üst kısımlarına koydukları hoparlörlerden açarak bizlere işkence niyetine dinletiyorlardı. Sadece bizim değil, koğuş etrafında nöbet tutan askerlerin dahi midesi bulanıyordu... Cezaevinden çıktıktan sonra müzik şirketi kurdum, zamanla büyüdük ve şarkının bütün haklarını satın alarak basımını ve çoğaltılmasını yasaklattım.” Bu sözler, 12 Eylül’ün karanlık günlerinde Grup Yorum’un, Ahmet Kaya’nın ‘keşfedilmesine’ katkı veren, şimdilerde Türkiye’nin en büyük müzik şirketlerinden birinin sahibi olan Anadolu Müzik’in sahibi Cem Yılmaz’a ait. Yılmaz, henüz yirmi yaşındayken girdiği cezaevinde kendilerine işkence olsun diye dinletilen şarkının haklarını 2007 yılında satın alarak yasaklattı ve 12 Eylül döneminden intikamını en iğneleyici yöntemlerden biri ile aldı. Cem Yılmaz ile Unkapanı’nda, Anadolu Müzik Yapım’ın bürosunda buluştuk. Sorularımızı gözleri dola dola ve açık bir gururla yanıtladı.

-Neden ve ne zaman tutuklandınız?

Cem Yılmaz: Politik mücadeleler sonucunda tutuklandım. Lisenin hemen başında tanışmıştım politik mücadeleyle. O tarihlerde çevremdeki demokratik kitle derneklerinden birine üye oldum. O dönem, ülkede toplumsal muhalefetin yavaşça kımıldamaya başladığı dönemdi. Adalet partisi iktidardaydı. DEV-GENÇ ile tanıştım. 70’li yıllarda, kendilerini ülkü ocakları diye adlandıran gruplar okul çıkışı öğrencilere silahla saldırı düzenliyorlardı. Kahvehanelere bombalar atıyorlardı. Bu da toplulukları birlik olmaya teşvik etti. 1977’nin 1 Mayıs’ında Taksim’de yaşananlar da bunun üstüne geldi. 1978 yılında Maraş katliamı oldu. Gelişen toplumsal muhalefet, iktidarı korkutmaya başladı. Okulların önüne askerler konmaya başlandı. Ülke yarı açık cezaevine dönmeye başladı. Bundan rahatsız olan sol görüşlü insanların kurduğu örgütlere ben de üye oldum. 1979 yılının sonlarına doğru bu suç sayıldı ve bir gün yolda yürürken kimlik kontrolüne takılıp gözaltına alındım.

-Ailenizin tepkisi nasıl oldu buna?

C.Y: Ben tek çocuğum. Lise çağında olduğum için anne babamın yanında kalıyordum. Demokrat bir aileden gelmeyim. Babam ise eski Türkiye İşçi Partisi geleneğinden gelme bir insan. Bu yüzden başıma neler gelebileceğini çok iyi biliyordu. Biz tutuklandıktan sonra ziyarete çıkarılmayınca, onlar da dışarıda mücadele verdiler. Şiddet gördüler, yerlerde sürüklendiler. Bizlerin içerideki örgütlülüğü, ailelerinde de örgütlenmelerini sağladı.

-Gözaltı sürecine dönecek olursak, buradan tutuklanmanıza kadar neler yaşadınız?

C.Y: Ataköy semtinde ilk olarak jandarma kışlasına götürüldüm. Çok büyük işkenceye maruz kaldım. Daha sonra hapishaneye götürüldüm. Sultanahmet Cezaevi’nde büyük anılarım oldu diyebilirim. Hatta darbeyi de orada karşıladık.
-Darbeyi cezaevinde yaşamış biri olarak, neler oldu ve neler yaşadınız anlatır mısınız?

C.Y: 11 Eylül akşamı, koğuşlara binbaşı ve albaylar geldi. Halimizi hatırımızı sordular. Anladık bir şeyler olacağını. Aynı gece saat 12’de Amerika’nın Sesi radyosundan darbe olduğunu öğrendik. Böylece Türkiye halkından 5 saat önce darbeden haberimiz olmuştu. Hemen kendi içimizde bir toplantı alıp neler yapabileceğimizi tartıştık. Asla taviz vermeme kararı aldık. Yaptırımlara uymayacaktık. Sabah oldu. İlk iki gün bize hiç bir şey yapmadılar. 14 Eylül’de ilk saldırı, havalandırmada çöp döken arkadaşımıza yapıldı. Çok fena dövdüler. 15 Eylül sabahı ise büyük baskınlar yapıldı. Bize odunlarla saldırıldı. 12 Eylül’ün arkasındaki isimlerden belki de en önemlisi olan Haydar Saltık’ın bir bildirisi okundu. Bizler de sloganlarla karşılık verdik. Çırılçıplak soyulduk, yüzükoyun yatırıldık ve arkadan kelepçelendik. Ardından bizlere tek tip kıyafetler giydirilmeye başlandı. 4’lü hücrelere atıldık. Havalandırmalar ve ziyaretler yasaklandı. Askerler yeni kurallar getirdi. Komutanım denecek, İstiklal Marşı okunacak, askeri düzene geçirilecekti. Bizler de bunlara uymayacağımızı söyledik. Tek tip elbiseleri giydik fakat zorlama olduğu için üstümüzde yırttık. Hücrelerimizden lavaboya gitmek için askerlere komutanım denmemiz istendi. Bunu kabul etmedik ve tuvaletlere çıkmamız yasaklandı. Hücrelerde kendimizce yöntemler geliştirerek bunu aşmaya çalıştık.

 

‘Hem üç öğün dayak yiyor, hem de

sürekli aynı şarkıyı dinliyorduk’

-Ne gibi direniş metotları geliştirdiniz? Sonrasında neler oldu?

C.Y: Sultanahmet Cezaevi’nde, mahkemelere giderken, askeri ringlerden bez parçalarına sloganlar yazıyorduk ve dışarılara atıyorduk. Daha sonra mücadelemiz karşılığında tek tip kıyafetten vazgeçildi. O dönemde hoş geldin dayağı denen işkence yöntemi gelişti. Korkunç dayaklar atıyorlardı. Sesler koğuşlarımıza kadar geliyordu ve bizler de o işkence çığlıklarına attığımız sloganlarla karşılık verip yeni mahkûmlara güç vermeye çalışıyorduk. Sultanahmet Cezaevi’nde, Diyarbakır Cezaevi dışında Türkiye’deki ilk açlık grevini yaptık. 10 gün süren bu açlık grevinin beş günü susuz beş günü ise sulu grevdi. 10 günün sonucunda idare tüm dayatmalarından vazgeçmek zorunda kaldı. Metris Cezaevi açıldı. 30 kişi ilk olarak oraya sevk oldu. Sevk olanlar arasında ben de vardım. Giderken bize, ‘sizi öyle bir yere gönderiyoruz ki, buraya şükredeceksiniz’ demişlerdi. Merak ediyorduk orasını. 16 kişilik bir grup sevk edilirken, büyük bir işkence uyguladılar. Bunun sebebi de Metris’e gitmeden orada da bir açlık grevi olmuş olması ve cezaevi yönetiminin işkence yapmamayı kabul etmiş olmasıymış. Gitmeden yaptılar yapacaklarını.

-Metris’te hiç işkenceye maruz kalmadınız mı?

C.Y: İlk 15 gün bize dokunmadılar. Ardından Metris adeta cehenneme döndü. Koğuşumuzu dağıttılar ve bayıltana kadar dayak yedik. Bayılıyorduk, üzerimize su döküp ayıltıp yeniden dövüyorlardı. Yanı başımızda doktorlar duruyordu. Bayıldığımızda doktor kontrol ediyor ve dayağa devam edip edilmeyeceğine karar veriyorlardı. Hayatımda ilk kez o zaman karşılaştığım ve son ses katıldığım ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ ve ‘İşkence yapmak şerefsizliktir’ onları son derece rahatsız ediyordu. Bizi yeni koğuşlara dağıtanların amaçları mümkün olduğunca ayrı davalardan yargılanan insanları bir araya getirebilmekti. Koğuşumuz dağıtıldıktan sonra kendimize göre haberleşme yöntemleri geliştirmiştik. Üç dakika içinde bütün cezaevi iletişim içine geçebiliyorduk. Yeni bir karar aldık. Önce uyarı açlık grevi yaptık. Biraz yumuşar gibi oldular fakat yine devam ettiler. Askeri düzende olmamızda ısrarcıydılar. Önümüzü iliklememizi, hazır olda durmamızı, onlara komutanım dememizi istediler. Yine kabul etmedik. Avukat görüşlerimiz, doktor ihtiyacımız, aile ziyaretlerimiz kaldırıldı.

-‘Türkiyem’ şarkısıyla nasıl tanıştınız?

C.Y: Bu, tam da bahsettiğim zamanlara denk geliyor. Günde 20 saat Müşerref Akay’ın Türkiye’m şarkısını koğuşların üst kısımlarına koydukları hoparlörlerden açarak bizlere işkence niyetine dinletiyorlardı. Sadece bizim değil, koğuş etrafında nöbet tutan askerlerin dahi midesi bulanıyordu. Psikolojimiz bozulmuştu. Hem üç öğün dayak yiyor, hem de sürekli aynı şarkıyı dinliyorduk. Yemek yememiz mümkün olmuyordu ve koğuşlar birbirlerine yakın olduğu için, sıra bize gelene kadar yenen dayaklar dolayısıyla mahkûmların çığlık sesleri kulaklarımızda çınlıyordu.

-Cezaevi günleriniz sonlarında neler yaşadınız?

C.Y: Yine kendi içimizde haberleştik. Sonuç olarak bu durumla mücadele için açlık grevi kararı çıktı. 29 günlük bir açlık grevi yaptık. Bunun 20 günü büyük dayaklar yenerek geçti. Açlık grevlerinden vazgeçmemiz için, her görüşün liderlerini başka hapishanelere gönderdiler ve ardından onların grevi ve mücadeleyi bıraktığını belirten anonslar yaptılar. Bizlerse bunlara inanmadık ve sloganlarla karşılık verdik. Son zamanlarda da 8 ila 10 kişiyi koğuşlarından götürüp, üzerlerinde bir takım ilaçlar denediler. Profesör Ayhan Songar ve Profesör Turan İtil, mahkûmları koğuşlardan zorla götürüp akıllarınca bir insan nasıl komünist olur, bu insanların beyinleri nasıl çalışır diye ilaçlarla deneyler yaptı. Mahkûmlara ilaç verip sorular sordular. Bunu Nazi dönemine benzetebiliriz. Birçok olayın ardından 1983 yılında da cezaevinden çıktım.

 

‘Bu şarkı, sana Kenan Evren tarafından

ısmarlanan bir parça. Yapmışsın bir kere’

 

-Cezaevine girmeden önce müziğe ilginiz nasıldı? Piyasaya girişiniz nasıl oldu?

C.Y: Cezaevine girmeden önce müzikle aram yok denecek kadar azdı. Bir kaç protest müzik biliyordum o kadar. Çıktıktan sonra hemen askere alınmıştım. Askerden geldikten sonra eski arkadaşlarımı görmeye çalıştım. O dönemde bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte kasetçi dükkânı açma kararı aldık. 1986’da Bakırköy’de dükkânı açtık. Dükkânıma 30 yıllık dostum, şu anki ev arkadaşım gazeteci yazar Ertuğrul Mavioğlu, birkaç genç arkadaş getirdi ve kaset çıkarmaları için yol göstermemi istedi. Genç arkadaşların gruplarının ismi, ‘Yorum’du. Grup Yorum’la böylece tanıştım. Ortaköy Kültür Merkezi’nin (OKM) açılışı o sürece geldi. OKM sürecine Grup Yorum’u dâhil ettik. Bir gün de Bakırköy’deki dükkânımı başka bir arkadaş arayıp, yetenekli bir kişinin kaset yaptığını lakin bunu çoğaltamadığını söyledi. Dükkâna geldiler. O gelen isim de Ahmet Kaya’ydı. Ben de maddi imkân olmadığını söyledim ve Grup Yorum ile Ahmet Kaya’yı Taş Plak’a götürdüm. Orada albümleri çıktı ve iki taraf da büyük beğeni aldı. Ardından bu işlere daha çok meraklandım. 1987 yılında ilk olarak Cem Müzik isimli müzik şirketini kurdum. ‘Türkülerle Grup Yorum’ albümü Cem Müzik’in ilk albümü oldu. 90’ların başında Cem Müzik, yapımcılığını üstlendiği şarkılar sebebiyle polis tarafından basıldı ve kapatıldı. 1993 yılında Anadolu Müzik’i kurarak yeniden bu işe döndüm. Efkan Şeşen, Kazım Koyuncu’nun grubu Zuğaşi Berepe, Kutup Yıldızı gibi isimlerin ilk albümlerini çıkardık. Ali Ekber Çiçek, Mahsuni, Arif Sağ gibi otorite sayılacak isimlerin albümlerini yaptık. Kürtçe albümler çıkardık. Bize davalar açılmaya başlandı. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde yargılandık.

-Ve Türkiye’m şarkısına gelirsek... Satın alışınızı ve sonrasını paylaşır mısınız bizimle?

C.Y: Bu şarkı sadece beni rahatsız eden bir şarkı değildi. Metris’ten Diyarbakır’a sağcı-solcu herkesi rahatsız eden bir şarkıydı. 2007 yılında bir arkadaşım elinde telifleri bulunan albümleri satacağını ve benden satın alıp almayacağımı sordu. Ben de elindekileri incelemek istedim. İncelerken Müşerref Akay’ın içinde Türkiye’m şarkısının da bulunduğu albümünü gördüm. Çok sevindim. Hiç düşünmeden sadece 3 bin 500 liraya satın aldım. Alır almaz bir daha bu albümü bastırmadım ve kopyalanmasını da yasaklattım. Bu iş de yine ev arkadaşım Ertuğrul Mavioğlu’nun olayı haberleştirmesiyle duyuldu. Şarkının basımı ve dağıtılması, ayrıca yayınlanması için iznim gerekiyordu ve ben de ne olursa olsun izin vermeyeceğimi açıkladım. Bunu duyan sağcı-solcu mağdur insanlar beni arayıp tebrik ettiler. Desteklediler. Duygulandılar. Avustralya, Almanya, Fransa gibi ülkelerden gazeteciler gelip belgeseller, haberler ve programlar yaptılar. Simgesel de olsa bir duruma ve anlayışa tepkide bulunmuş oldum. Müşerref Akay’la telefonda konuştum. Ona durumu anlattım. ‘Bu, sana Kenan Evren tarafından ısmarlanan bir parça. Yapmışsın bir kere. Ama bunu savunma’ dedim. Şahsi husumetimizin olmadığını da belirttim. O da üzgün olduğunu fakat milliyetçi bir ideolojide olduğunu söyleyerek kendisini savundu.

Yaptığım şey popülerlik adına yapılmış bir şey değil. Zaten böyle olması mümkün de değil. İhtiyacım yok. Bunu aramıyorum. Ama kendi adıma, yaşatılan onca şeyden sonra, bizim için işkencenin simgesi olan bu şarkıyı tedavülden kaldırmak için yaptığım hamleden dolayı son derece mutlu ve huzurluyum.

Anahtar Kelimeler: Işkence12 EylülCem Yılmaz

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK OKUNANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV