16 Aralık 2017 Cumartesi

‘HİÇ DEĞİŞMEDİ’

DR. HÜLAGÜ, AKP’NİN SURİYE POLİTİKASINI DEĞERLENDİRDİ

27 Haziran 2012 Çarşamba 20:11
‘HİÇ DEĞİŞMEDİ’
 ABİDİN YAĞMUR

 

 

Mersin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü araştırma görevlisi Dr. Funda Hülagü, Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu’yu yakından takip eden, bölgedeki ‘yeniden yapılanma’ süreçlerini irdeleyen çalışmalara imza atan bir bilim insanı. Gelenek dergisinde de konuyla ilgili çok sayıda makalesi yayınlanan Hülagü, jet kriziyle doruğa çıkan Türkiye –Suriye krizini, yeni Osmanlıcılık iddialarını, Türkiye’de sermaye sınıfının bölgede kendine biçtiği rolü ve Arap dünyasının Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a bakışını gazetemiz için değerlendirdi. Hülagü, Türkiye’nin, Suriye’nin yeni dünya düzenine ve piyasacılığa tamamen açılması misyonunu üstlendiğine işaret ediyor ve önemli bir ayrıntıya dikkat çekiyor: “AKP’nin genel anlamda Ortadoğu özel olarak da Suriye için kendine biçtiği misyon, Esad’la yat turları yapıldığından beri hiç değişmedi: Bu bölgenin ve bu bölgede yer alan ülkelerin dünya düzenine eklemlenme biçimlerine köklü bir müdahale…”

-Suriye ile sıfır sorun politikasıyla başlayan, büyükelçinin çekilmesi ve jet krizine uzanan ilişki sürecini nasıl yorumluyorsunuz?

FUNDA HÜLAGÜ: AKP Türkiye’sinin Suriye ile olan ilişkisine bir kopuş değil süreklilik ekseni doğrultusunda bakmak gerektiği kanısındayım. Bu nedenle, AKP’nin genel anlamda Ortadoğu özel olarak da Suriye için kendine biçtiği misyon, Esad’la yat turları yapıldığından beri hiç değişmedi: Bu bölgenin ve bu bölgede yer alan ülkelerin dünya düzenine eklemlenme biçimlerine köklü bir müdahale. Suriye konusunda bir araç değişikliğine gidildiği muhakkak, bu araç değişikliğinin sebebini de yalnızca Arap Baharı’nın emperyalizm için yarattığı olanaklarda değil aynı zamanda Türkiye’nin kendi iç dengelerinde de aramak gerekiyor. Diğer bir deyişle, Suriye’nin piyasaya ve piyasacılığa tam boy açılmasının bir yolu bir zamanlar Esad’la yapılan yat turlarından geçiyor idiyse, şimdi bu yol Esad iktidarının ve Suriye’de bu iktidarın dayandığı Baasçı siyaset geleneğinin alaşağı edilmesidir. Bu değişimin sebeplerinden birisi Arap Baharı’nı tarih öncesi olan Irak İşgali’dir. Yani, eski rejimlerin devrilerek yeni dünya düzenine uyarlanmış yeni rejimler kurulması... Diğer bir deyişle, Suriye’nin dünya düzenine içrek hale getirilmesinde eski rejimle işbirliği yönteminin sınırları daha Saddam işgalciler ve onların işbirlikçileri tarafından asıldığında çizilmişti. Mübarek ikinci bir gösterge olmuştur. Ve bir anlamda da emperyalizme yeni yöntemin geçerliliğinin sınanmasını sağlamıştır. Peki Türkiye bunu bilmiyor muydu? Neden Suriye ile önce sıfır sorun politikasını benimsedi, sonra neden terk etti? Türiye bunu pekala biliyordu ve hatta bir açıdan bakıldığında Türkiye’nin kendi öz deneyimi, eski rejimlerin emperyalizmle uyumlaştırılması sıkıntısının nasıl aşıldığının bizzat “model” bir örneğiydi. AKP’nin kendisi böyle bir projedir. Hal böyle olunda, bugün Türkiye-Suriye gerginliğinin sebebini Türk dış politikasının dayandığı bir ikiyüzlülük olarak okumak çok sınırlı ve hatta yanıltıcı bir yaklaşım olacaktır. Suriye’nin yeni dünya düzenine eklemlenmesinde Türkiye’nin rolü değişmemiş ve hatta Türkiye’nin buradaki gönüllülüğü Libya’ya postal dahi koymak istemeyen ABD’nin de işine gelmiştir.

-AKP dış politikasında Suriye’nin hedef tahtasına oturtulmasını bazı çevreler mezhepsel gerilimlere bağlıyor. Bazı çevreler ‘yeni Osmanlıcılık’ akımı olarak yorumluyor. Bazı çevrelerde ABD planlarının bir parçası olarak yorumluyor. Sizin yorumunuz nedir? Mezhep ve yeni Osmanlıcılık iddiaları gerçekten etkili mi? Yoksa her şey ABD’nin beklediği gibi mi ilerliyor?

F.H: Suriye’nin hedef tahtasına oturtulması bana kalırsa emperyalizmin Ortadoğu planlarında yeni bir eksenin ön plana çıkarılaması ile alakalı. 11 Eylül’den bugüne kadarki süreçte ABD ekseni El-Kaide karşıtlığında cisimleşen bir Sünni radikal İslam karşıtlığına sabitlemişti. Irak’taki faal işgal döneminde ABD tarafından Şii kökenli Maliki’nin başkan yapılması bu anlamda bir tesadüf değil. Oysa bugün, özellikle Libya’da yaşanan süreçte, orada Müslüman Kardeşlerin bir kolunun Kaddafi’nin devrilmesinde oldukça aktif rol oynaması ve yine Suudi Arabistan ve Katar’ın Türkiye ile birlikte bölgede oynadıkları rol. Bir de Arap Birliği’nin tavrı... Tüm bunlar, bu eksende bir değişikliğe neden oldu bana kalırsa. Kaldı ki böylesi bir değişiklik İran konusunda da adım atılması için gerekliydi. Ortadoğu’da emperyalizmin işlemlerini Şii karşıtlığı üzerine kurulu yeni ve bu açıdan bir öncekinin aksi bir eksene oturtmak. Diğer bir deyişle, bir zamanlar Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılan süreç Sünnilerin ‘ötekileştirilmesine’ dayanıyor idiyse bugün bu süreç Şii’lerin yabancılaştırılmasına evrilmiştir. Bunun izlerini farklı birçok olayda sürmek mümkün: Bahreyn’de öncülüğünü Şii’lerin çektiği “Arap Baharına” emperyalizm tarafından izin verilmemesi; Maliki’nin son aylarda kötü adam ilan edilmesi ve elbette Suriye... Bu açıdan, AKP’nin de bu yeni eksende yalnızca iddia olunduğu üzere taşeron değil kurucu bir rol oynadığını teslim etmek gerekiyor. Bu AKP’nin bölgesel gücünü dev aynasında görmek anlamına gelmesin. Ancak öte yandan, AKP’nin dış politikasını anlamak için, diğer bir deyişle “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılan süreci anlamak için AKP’nin  devleti kendi bölgesel projeleri bağlamında nasıl mobilize ettiğini, birçok açıdan nasıl da yeniden örgütlediğini anlamak için anahtar niteliğinde. Bugün Kızılay’ın, Emniyet’in, TİKA’nın vb. birçok devletli örgütün yurtdışı faaliyetlerine bakınız... Burada göreceğiniz şey, AKP’nin bölgenin yeniden karılmasında kendi yöntem ve araçlarını yaratıcı bir şekilde kullanmasıdır. Bu açıdan, bölgenin mezhepsel anlamda yeniden yapılandırılması ile AKP’nin Yeni Osmanlıcılığı hem araçsal hem de amaçsal bağlamda birbirini bütünler. Tüm bunların elbette Türkiye’nin iç dinamikleri ile de çok geçirimli bir yanı var. Ancak bunlar epeyce tartışıldı kanısındayım. Belki söylenmesi gereken şudur. AKP’nin bizzat kendisi uluslararası bir mekanizmadır. Bu açıdan da, ABD’nin planları ile AKP’nin siyaseti arasında gerilimler eksik olmamakla beraber, bu ikilinin ilişkisinin temel belirleyeni AKP’nin her fırsatta ABD’ye siyasi İslam’ın, Sünni Müslümanlığın ya da kimileri ılımlı İslam diyor, kapitalist sistemin kendini yeniden üretmesi için aslında ne denli verimli bir alan olduğunu göstermesidir.

-Suriye’nin çok dilli, çok dinli, çok mezhepli yapısını Türkiye’ye benzetenler, bu ülkede çıkacak kargaşaların başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi etkileyeceği görüşünde. Suriye’de olası değişimlerin ya da iç savaşın derinleşmesinin Türkiye’ye etkisi olur mu?

F.H: Demin de bahsettiğimiz üzere, bölgenin Sünni yanlısı bir eksende kurulması ve Şii’lerin bir vadede İran’ın da düşürülmesine hizmet edecek şekilde yabancılaştırılması, bugün en şiddetli şeklini ve belki de ilk deneysel biçimini Suriye’de alıyor. Bu açıdan Suriye merkezli bir mezhep savaşının bölgeye yansımaları olacağı kaçınılmaz. Halizhazırda bölge buna uygun bir biçimde örülüyor. Bu noktada Irak’taki değişikliklerin çok yakından takip edilmesi lazım. Orada Şii kökenli direnişin alacağı kesin tavrın ne olacağı kritik.  Öte taraftan, Türkiye’de Alevilerin kurulan rejim tarafından asla kapsanamaması ve bölgede Şiiliğin kapsadığı ağırlık merkezinin hedefe konması birbirinin içine kolayca geçebilecek süreçler... Türkiye’de bugün Aleviliğin hem parçası hem de asli öğelerinden birisi olduğu ilerici damar bölgede de Şiiliğin zayıflatılmasına oynayan bir iktidar tarafından kırılmaya çalışılıyor. Ancak burada hatırlatılması gereken bir şey de şu. Bugün AKP  bir sürü açıdan kimi sınırlara dayanmıştır. Elbette bunun nesnel kimi sebepleri var. Öte yandan, AKP’nin geriletilmesine aday birkaç toplumsal kesimden birisi de bugün Türkiye’deki ilerici Alevi’lerdir. Hal böyle olunca, bölgede Şii-Sünni temelli bir gerilimin daha da körüklenmesi, Türkiye’de de bu olası muhalif özneyi sindirmek (Alevilerin yaşadıkları evlerin kapılarına konulan işaretleri hatırlayın), ayağa kalkmasını engellemek için kullanılacaktır, kullanılabilir. Ancak bu işin o denli kolay olmayacağı da jet krizinde açık verdi. AKP’nin olayın detaylarını olayın üzerinden günler geçmesine rağmen kamuoyu ile paylaşmada sıkıntılar yaşaması dikkate değer... Aynı günler içerisinde 4x3 konusunda oldukça iyi bir muhalefet sergileyen KESK’e operasyon düzenlenmesi... Bütün bunları AKP’nin devasa gücünün bir yansıması olarak değil, kimi başlıklarda nesnel olarak sıkışan bir aktörün olası muhalefetin belini tam doğrultmadan kırması olarak da okunmalıdır. Suriye’de mezhep temelli bir iç savaşın Türkiye’ye yansılamaları bugün bundan beş-altı ay önce olacağından çok daha zor, çetrefilli ve AKP açısından çok göze alınamaz bir hal sergiliyor gibi geliyor bana...

-AKP’nin emperyal heveslerine  Türkiye’de muhalefetin bakışı nasıl. Parlamento içinde olsun, dışında olsun; sağcı ya da solcu partiler bu politikadan rahatsız mı? Yoksa emperyal hevesler Türkiye’nin 1990’lı yıllardan beri yapmak istediği ama bugüne ertelediği bir plan mı?

F.H: AKP’nin emperyal hevesleri Türkiye’de 1980’den beri süregiden bir arzunun daha sistemik bir karakter sergilemesidir bir açıdan. Buna Sovyetlerin yıkılmasının ardından Türkiye burjuvazisinin dünyada kurulan yeni düzende güvenli bir yer alma telaşı olarak bakılabilir. Bu şimdiye kadar türlü sebeplerle olmadı. Özal dönemininin Kafkaslara açılma macerası, İsmail Cem’ın 1997’den sonra başını çektiği dış politika yaklaşımı... Bu açıdan AKP, Türkiye burjuvazisinin çok daha uzun erimli bir arayışına cevap vermeye çalışmıştır. Hem CHP hem de MHP’nin Türk dış politikasında AKP’nin giriştiği serüvenlerde AKP karşıtlığından mütevellit kimi cılız çıkışlar yapıp, burjuva düzeninin partileri olmaları nedeniyle emperyal heveslere, elbette kimi kendi özgünlükleri çerçevesinde, kolayca angaje olmaları da bu nedenledir. Bu anlamda, Türkiye’de yeni rejimin kurulmasının ayrılmaz bir parçası olan bu emperyal hevesler meselesinde bu yeni rejimde kendilerine yer bulmaya çalışan partiler çoğunlukla tutarsız ama özünde süreçle mutabık bir görüntü vermektedirler. Burada bana kalırsa önemli bir mesele, iktidar bloğunda yer alan kimi öznelerin (örneğin cemaatin gazeteci ve akademisyenlerinin) son dönemde AKP’nin emperyal heveslerine hiza verme çabalarıdır. Bunun erken bir örneğini Mavi Marmara baskınının ardından gördük. Ama bunlar elbette bir tür balans ayarıdır. Türkiye’de emperyal heveslerin yeni kurulmaya çalışılan düzenle bütünleşik bir karakter sergilediğini asıl olarak teşhir edense düzen dışı sol olmuştur. Eğer bugün Suriye’deki süreç Türkiye’de kolaylıkla destek bulmuyorsa bu bu ülkenin solcuları, ilericileri, devrimcileri sayesindedir. Türkiye’nin solcuları, sosyalistleri Arap Baharı konusunda emperyalizmin ve liberallerin topluma yutturmaya çalıştığı zokayı yutmamıştır.

- Irak’ta ve Kürt özerk bölgesinde yaşanan son gelişmeler de Suriye ile birlikte dikkate alındığında, Türkiye ve AKP olası yeni dönem için kendine nasıl bir rol biçiyor. Burjuvazi ve ‘Anadolu burjuvazisi’nin durumu ve beklentileri bu rolde etkili oluyor mu?

F.H: Türkiye’nin Maliki’nin başını çektiği yönetimle gerginliği malum. Son olarak Kuzey Irak’ın Irak merkezi yönetimini atlayarak, ki bu Irak’ta tüm bölgeleri bağlayan enerji yasalarını da önemsizleştiren bir hareket olmuştur, dünyanın enerji devleriyle yani emperyalist tekellerle petrol antlaşmaşları imzalaması, Suriye’de Kürtlerin Müslüman Kardeşlerin başına çektiği muhalefete katılmalarının sağlanması konusunda Barzani’ye aracı misyon biçilmesi... Tüm bunlara destek olmaktan öte lojistik de sağlayan Türkiye’nin Irak merkezi yönetimine bir mesaj verdiği açık: Ya Suriye seferine destek olursun ya da Kuzey Irak’ın yani Irak Kürdistanı’nın özerkleşmesini göze alırsın. Türkiye bu açıdan ABD’nin de henüz tam boy destek vermediği ama olursa da süreci yönetmekten çekinmeyeceği bir ayrışma pratiğinde hamilik rolü üsteleneceğini aslında uzun yıllardır açık ediyor. Barzani’nin de Türkiye’nin AKP döneminde (Özal’ın birinci Körfez Krizi sürecinde gösterdiği tavrı hatırlarsak) yinelenen bu isteğine ‘hem Kerkük’ü de birlikte yönetiriz’ teklifiyle geldiği biliniyor... Bu hamilik meselesinin olgunlaşmasında Türkiye burjuvazisinin Kuzey Irak’ta yolunu bulması da muhakkak önemli bir mesele. Türkiye akademisinde bu süreci “tüccar devlet” olarak adlandıranlar var. Bir açıdan haklılar. Yani Türkiyeli iş adamlarını kokpitinde taşıyan bir devlet... Öte yandan, burada Türkiye burjuvazisinin kendi sermaye birikimini artırmasının haricinde Kuzey Irak’taki misyonları sayesinde sınıf bilincini ve deneyimini keskinleştirdiği de çok açık. Burada bir İstanbul- Anadolu burjuvazisi ayrımını ille de yapacaksak, sonuncuların bu süreçte ilkel birikim nasıl yapılır, piyasalaştırma nasıl derinleştirilir sorularını Ilımlı İslam bünyesinde harmanlayarak yeni bir burjuva kimlik de yarattıkları iddia edilebilir. Yeni bir sınıf kültüründen bahsetmiyorum aslına bakılırsa. Türkiye’de yapısal anlamda kimi zaafiyetleri olan burjuvazinin bu zaafiyetlerini giderecek bir pratik imkanına sahip olmasından bahsediyorum. Bu nedenle Türkiye’nin Kuzey Irak’ta hamiliği burjuvaziye yalnızca sermayesini artırma değil tarihsel eksikliklerini de giderme imkanı verebilir... Elbette bu henüz bir hipotez.

-Türk medyasında, Başbakan Erdoğan’ın Arap dünyasında sevilen, tanınan bir kişi olduğu imajı çiziliyor. Bu imaj gerçeği ne kadar yansıtıyor? Eğer gerçeklik payı varsa, Suriye’ye karşı takındığı tutum Arap kamuoyunda nasıl bir etki yarattı.

F.H: Davos fatihi Erdoğan... Ben bu sürecin, yani Erdoğan posterleriyle Filistin sokaklarında gösterilerin yapıldığı günlerin çoktan geride kaldığını düşünüyorum. Yalnızca Arap dünyası değil dünyanın birçok ilerici siyasi hareketi, kimi devrimci partiler dahi AKP iktidarının 2007-2011 döneminde bu tuzağa düştüler diyebiliriz. Ancak “yeni Osmanlıcılık” argümanlarının Türkiye’de sol kamuoyu tarafından dile getirilmeye başlamasıyla birlikte bu analiz Bosna’dan Irak’a birçok yerde hızlıca karşılık buldu diyebiliriz. Bu süreç bir maske düşme meselesi olarak görülebilir elbette ama şu da bir gerçek ki, Davos fatihliği kurumunun inşası kendi başına bir kandırmaca, yanıltma operasyonu değildi. AKP’nin yaratıcı dış siyasetinin bir ürünüydü. Bu siyaset emperyalizm için temel işlevini gördü ve ıskartaya çıktı. Suriye’de de uzun zamandır bu böyle. Bu konuda gazeteci Hüsnü Mahalli’nin jet krizi üzerine verdiği bilgilerin önemli ve aydınlatıcı olduğunu düşünüyorum. O bölgenin nabzının tutan bir gazetecei olarak Mahalli, Suriye halkında Türkiye’ye karşı biriken bir öfkeden bahsediyor. Hatay’da Suriye muhalefetine sunulan tüm olanaklar apaçık bir şekilde yerli-yabancı tüm gazetelerin manşetlerindeyken, başka türlüsü pek olanaklı olamazdı. Öte yandan, Türkiye’nin imajı, bugün Türkiye’nin bölge müttefikleri açısından bile şaibeli. Bölgede en az Türkiye kadar emperyalizm yanlısı politikalar izleyen Suudi Arabistan ve Katar’ın da “Yeni Osmanlıcılık”tan duydukları rahatsızlık, Arap Birliği’ne bu denli asılmalarının ve Türkiye’ye bölgede kolay kolay liderlik vermeyeceklerinin de bir kanıtı... Son olarak, Arap halkları için AKP’nin İsrail’e taş atan çocuklarla değil, Kaddafi’nin linç görüntüleriyle anılmaya başladığını düşünmemek için bir sebep göremiyorum...

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK OKUNANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV