23 Ağustos 2017 Çarşamba

CEZMİ ERSÖZ'LE MEMLEKET ÜZERİNE...

M.ÜNAL UYSAL – MİKAİL EREN'İN SÖYLEŞİSİ

25 Aralık 2012 Salı 17:03
CEZMİ ERSÖZ'LE MEMLEKET ÜZERİNE...
 Mersin Sokak Kitap Evinde imza günü ve söyleşi gerçekleştiren Yazar Cezmi Ersöz ile sanat ve siyaset hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Sanatın ve siyasetin birbirine etkisi olduğunu dile getiren Ersöz, ülkemizin siyasi durumunu da değerlendirdi. İşte Cezmi Ersöz’le yapmış olduğumuz röportajımız:

-İlk olarak Mersin ve Mersin okuyucuları hakkında izlenimleriniz nasıldı?

Cezmi Ersöz: Mersin çok sevdiğim şehirlerin başında geliyor. Daha önce birçok söyleşi ve imza günü gerçekleştirdim. Söyleşimizin gerçekleştiği Sokak Kitapevi Mersin’e yakışır bir kitapevi olmuş.  Okurlar bugün yoğun bir ilgi gösterdi. Uzun zamandan beri ilk kez bu kadar yoğunluk gördüm.

-Ülkemizin sanatsal anlamda tanıtılma ve başarı seviyesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 C.E:Sıkıntılı. Ben sanatla ülkedeki yönetim biçimini özdeş tutuyorum. Yani demokratik bir toplum değilseniz düşünce ve ifade özgürlüğü yoksa sanatta bundan  payını alır. Özellikle Batı Avrupa ve aydınlamasını yapmış toplumlarla kıyaslarsak pek parlak sonuçlar elde edemeyiz. Ben sanatın gelişimini demokratikleşmeye bağlıyorum. Ama çok dinamik bir ülke ve bu dinamizmin önünü açmak gerekiyor. Maalesef yönetenler bu dinamizmin önünü kapatıyor, sınırlıyor ve bir monarşiye doğru gidiyoruz. Dünyada en çok gazetecinin içerde olduğu bir ülke yaşıyoruz. Bunun dışında öğrenciler, sendikacılar ve siyasetçilerde içerde. Bu sanata yansıyor ve sıkıntıyı da beraberinde getiriyor.

-Yazarların objektif ve evrensel boyutta yazabilmeleri için gerekli olan şartlar sizce nelerdir?

C.E: Öncelikle düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olmaları gerekiyor. Ülkemizde hala sansür söz konusu. 2012 yılında kitaplar yasaklanabiliyor. Hem sanatta hem de basında otosansür oldukça ilerledi. Otosansür muhalif olan gazeteciler ve yazarlar üzerinde ‘demokrasinin kılıcı’ olarak duruyor. Ülkemiz yine bir karanlığa girmek üzere. Tabi bu karanlığı yine aşacak; sanatçılar, yazarlar ve aydınlar olacaktır.

-Yazar sanatçı ve şairlerin ‘dünyayı yaşanılabilir kılmasındaki’ rolü nedir?

C.E: Sanatçıların bu rolde büyük bir önemi var diye düşünüyorum. Bu çok kolay bir şey değil ama sanatçılar buna çok ağır bedeller ödeyerek katkıda bulundular ve daha da bulunacaklardır. Ama şunu görüyorum bir korku da var. Şovenizm hortlatılıyor, milliyetçilik hortlatılıyor. Halklar arasında ikili bir düşmanlık körükleniyor. Bu noktada yapacağımız çok şey var.  Barış olmadığı sürece ülkemizde çağdaş fikirler dolaşıma giremez.

-Durum böyleyken geleceğe umutla bakıyor musunuz?

C.E: Bakmak zorundayım. Parlak değil ama ne zaman parlak oldu ki? Ben bu ülkede parlak bir dönem görmedim. 1960-70’li yıllar arası görece özgürlük dönemi oldu. O özgürlük süreci de 12 Mart’ta baltalandı, önüne geçildi. Arkadan çok ağır bir darbe süreci başladı. Hala 12 Eylül’ün anayasasıyla yönetiliyoruz. Otuz küsür yıldır o baskı her şekilde sürüyor. Bir de buna kirli savaş eklendi. O savaşın sonuçları da halkımızı olumsuz etkiledi. Güvensizlik, endişe, ırkçılık, nefret suçları, cinayetler, yabancı düşmanlığı arttı. En önemlisi de halkımızın büyük çoğunluğu %70’i Hıristiyanlara, Eşcinsellere, Rumlara, Ermenilere, Kürtlere komşu olmak istemiyor. Bütün bunlar tehlikeli süreçler.

Eserlerinizde kahramanlarınızı gerçek hayattan mı seçiyorsunuz yoksa düşsel olarak anlam yüklediğiniz kişilerden mi seçiyorsunuz?

C.E: Ağırlıklı olarak gerçek hayattan alıyorum. Tabi bire bir almıyorum o kahramanları kendi süzgecimden geçirip yeniden yaratıyorum. Edebiyatta bire bir diye bir şey yoktur. O zaman edebiyat olmaz günlük olur. Dolayısıyla 1-2 kitabımda tamamen düşsel öğelerle yazmışımdır. Örneğin: ‘‘İçerime Gir Ama Sigarını Söndürme’’, ‘‘Annelik Oyunu Bitti’’ Bu iki kitapta kurgu ve düşsellik ön plandadır.

Peki, üretkenliğinizin yansımaları sizi doyuma ulaştırıyor mu?

C.E: Bir süreliğine ulaştırıyor. Sonra yaptığınızı yeterli bulmuyorsunuz hep bir üste çıkmaya çalışıyorsunuz. Bu da hep sancı demektir. Çok kısa bir rahatlama oluyor ama tekrar hayat sizi üst bir şey yapmaya zorluyor. Bence bu iyi bir şey. Yazarların, sanatçıların kendini tamamlamamış olması eksik bulması gerekiyor ki daha üst seviyede ürünler yaratılsın.

Son dönemde artan blog yazarların kitap çıkartması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kötü şey iyi şeyi kovar bu bir kuraldır. Hem ekonomi de hem sanatta hem de kültür de bir yozlaşma söz konusu. Teknolojiyi doğru kullanmıyoruz. Müziğe bakın kötüler en çok beğeniliyor. Geçen en çok okunan top 10 listesine baktığımda 4 diyet kitabı, 3 kişisel gelişim kitabı, mistik fal yorumları gibi hiçbir içeriği olmayan ve hiç bir sosyolojik gerçekliğe dayanmayan kitaplar yüz binlerce baskı yapıyor. Özellikle kişisel gelişim kitapları çok rağbet görüyor. Hollywood filmleri, vampir dizileri sektörü kaplamış durumda. Piyasa edebiyatı olarak ifade ettiğimiz blog yazarları, tuhaf sözler, garip garip geyik denebilecek tarzda çok yazılmış kitaplar edebiyat raflarını dolduruyor. Bu da sahici edebiyatı gölgeliyor. Yani top 10’da bir tane nitelikli edebiyat eseri görmeliyim ama çok az kesim o nitelikli edebiyatı okuyup değerlendiriyor. Ben gerçek edebiyat okurunu Türkiye’de 3000-5000 arasında olduğunu düşünüyorum. Geri kalan sabun köpüğü.

-Sanatçı olarak ülkemizdeki siyasi durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.E: Benim çok kaygılarım var. Bu hükümet ile ilgili de çok sıkıntılarım var. Kuvvetler ayrılığından rahatsız olan bir başbakan tarafından yönetiliyoruz. İstediği başkanlık rejimi bu da meşruti monarşi demektir. Bu dönemde Abdülhamit dönemini aratmayacak şeyler var. Ben Abdülhamit’in bu kadar baskıcı olduğunu düşünmüyorum. İstenilen bu sistemle meclis feshedilebilecek. Başkanları dışarıdan takip edilebilecek ve kararnameler çıkartabilecek. Ülkenin kaderi başbakanın iki dudağı arasında olacak. Böyle bir rejime demokrasi denemez. İşte böyle bir süreçten geçiyor ülkemiz.  Buna karşı bir muhalefet var ama o da sağlıklı bir muhalefet değil. Bu demokratik düşünce değildir. Ben anti demokratik bir güce sahip olmak zorunda mıyım? Ülkenin özgürleşmesi için camiyle kışla arasında sıkışmak zorunda mıyım? Başka bir yol yok mu?

- “Son Yüzler” kitabınızı nasıl oluşturdunuz. Bu süreci anlatır mısınız?

C.E: Çok uzun bir süreçte yazıldı. Çok zahmetli bir kitaptır ama benim klasiklerimden biri olmuştur. Bazı okullarda bakıyorum yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Yeni bir röportaj tekniği yaratılmıştır orda birçok televizyon programına, gazete köşelerine esin kaynağı olmuştur. Örneğin sevgili Nebil Özgentürk’ün  “Bir Yudum İnsan” programı bu kitabımdan esinlenerek oluşturulmuştur.

- Yeni çıkaracağınız kitabınız hakkında bilgi verir misiniz?

C.E: Yeni kitabım Can Yücel ile ilgili. Kitabın adı da “Can’dı Yücel'di Şarabîydi’’ Bu ay sonunda çıkıyor. Can Yücel’in hayatından kesitler olacak ilk bölümünde Can Yücel’in politikası olacak.  Maalesef Can Yücel’in hayatı pek incelenememiş hep korkulmuş.  Ne üniversitelerde ne de sanatın başka alanlarında Can Yücel’in şiiri üzerine çok ciddi ve kapsamlı bir çalışma yok. Bir Cemal Süreyya yazmış bir de Selahattin Hilav bir araştırma yapmış. Boğaziçi Üniversitesinde bir öğretim görevlisi tarafından da çevirileri üzerine birkaç araştırma var başka yok. İlk kez kapsamlı olarak Can Yücel’i biz ele aldık. Bu kitabı Edebiyat Tarihçisi Sıddık Akbayır’la birlikte hazırladık. Politikasını ve hayatını, onu tanıyan insanların aktardıkları ile anıları ve fıkraları bu kitapta yer alacak.

-Özellikle sizin aşk’a bakış açınız farklı. Bunu birebir yaşadınız mı yoksa tamamen hayal ürünü mü?

C.E: Aşk yaşanmadan yazılmaz. Biri ben hayal ettim ve bu aşkı yaşadım derse karşı çıkmam. Ben yaşadıklarımdan yola çıkarak kendi felsefi bakış açıma göre yorumlarda bulundum. Ama edebiyat şudur; yeni gözlem ve hayalleri kendi dilinizle yeniden biçimlendirip bir üst dil yaratmaktır. Bunu ısrarla vurguluyorum. ‘’Ben bunu yaşadım ve olduğu gibi kaleme aldım.’’Edebiyat bu değildir. Bu bir güncedir. Dolayısıyla yarattığınız üslup, felsefi bakış açısı bütün bunlarla kurgusal anlayışınızla bir üst iş yaratıyorsunuz.  Orada artık ne kadarı hayal ne kadarı gerçek ne kadarı somut yaşanmışlık bilinmez. Gözlemle onu ayırt etmek zorlaşır. O karışmıştır artık kendi içinde hemhal olmuştur.

 

HAZIRLAYANLAR:  M.ÜNAL UYSAL – MİKAİL EREN (MERSİN ÜNİVERSİTESİ – GAZETECİLİK BÖLÜMÜ)

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK OKUNANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV