21 Ağustos 2017 Pazartesi

TURGUT’UN KİTABI, CEZAEVLERİNE MERCEK TUTUYOR

21 Mayıs 2013 Salı 19:42
TURGUT’UN KİTABI, CEZAEVLERİNE MERCEK TUTUYOR
 Gazeteci-yazar Salim Turgut’un ‘Ömrüne Sığamayanlar’ adlı anı kitabı Kibele Yayınları’ndan çıktı. 176 sayfadan oluşan kitapta Salim Turgut, Türkiye’nin son 35 yılına sığan sosyal ve siyasal olayları, kendi yaşam deneyimi üzerinden anlatıyor. Kitabın önemli bir kısmında cezaevleriyle ilgili anılar var. Mersin, Burdur, Adana, Ceyhan cezaevlerinde 1980 askeri darbesinden sonra yaşananlar, açlık grevleri, tek tip elbise dayatmaları, sürgünler, hücreler ve elbette insan… Salim Turgut, tüm bunları derin bir gözlem gücüyle belleğine not etmiş, sade bir dille okuyucusuna aktarmış.


MERSİN CEZAEVİNDE TUTSAKLARLA

Bir 78’li politik tutsak olarak hayatının 12 yılını cezaevlerinde geçiren Turgut, kitabın ön sözünde şunları söylüyor: “
68’in hemen ardından gelen ve ülkemizdeki dinamiklerin somut yansıması olarak gün yüzüne çıkan 78 kuşağının tarihsel süreçteki hakkı henüz teslim edilmedi. Türkiye tarihinin en karanlık / aynı zamanda en aydınlık sürecini yaşayan bu kuşak, parçalanmış zamanlara sığdırılmış hayatlar yaşadı. Bu kuşağın insanları hiç bir zaman elinde çiçeklerle köşe başlarında yüreği hoplayarak sevgilisini bekleyen olmadı / olamadı. Tarihsel koşullar bu sürecin yaşamasına hep engel oldu. Bu kuşağın aşkları da oldu; hep yarım kalan / erişilemeyen ya da erişilmekten özenle kaçınılan. Bu kuşak, tarihin üzerlerine yüklediği ağır yükün sonucu gencecik yaşlarında, yaşlarından büyük işler yapıp sorumluluklar üstlendi. Birçoğu bilgiye olan açlıklarını kendi kendilerine araştırarak gidermeye çalıştı. Sosyalizmin hem öğrencisi hem de öğretmenliğine soyunan bu gencecik insanlar inançlı ve yürekliydiler.



CEYHAN CEZAEVİNDE AÇIK GÖRÜŞ

Hiçbir ulus, cinsiyet ve sınıfın baskı altında olmadan e
şit olarak, barış içerisinde kardeşçe bir arada yaşayabileceği bir dünya hayali onların yol haritasını oluşturmuştu.  Bu kuşak, Cumhuriyet tarihi boyunca hiç rastlanılmayan baskı işkence ve terörün muhatabı oldular. Kişiliksizleştirme ve teslim alma politikalarının bir sonucu, birbiri ardı sıra birçok yaptırımlarla karşı karşıya kaldı; Tek tip elbise giyme, istiklal marşı okuma, yemek duası yapma, zorunlu spor ya da zorunlu ders ve benzeri yaptırımları dayatan 12 Eylülcülere karşı birçok devrimci genç, ideolojik, siyasi ve örgütsel perspektifleri doğrultusunda tavır koydu. Bu tavırların karşılığı olarak da yıllarca hücre cezası, görüş, mektup, avukat, gazete yasağı ve benzeri cezaların muhatabı oldular. (…)Bu kuşağın insanları kısacık ömürlerini dolu dolu yaşadı. Nice insanın asırlar boyu yaşayamayacaklarını çok kısa zaman dilimine sığdırdılar. Sevdiler / sevildiler, yendiler / yenildiler, öldüler / öldürdüler, sürgünlerde / mahpuslarda ayakta kalma mücadelesi verdiler. Kimileri idam sehpalarında sallandı, kimileri kuytu pusularda kurşunlara hedef oldu. Uzun yaşamlara, kitaplara sığamayacak kadar ağır hayatları, kısacık ömürlere sığdırdılar.”


 

CEZAEVİNDEN BİR TAHLİYE


Bir tünel anısı!

 

(Kitaptan, 1980 yılındaki Mersin Cezaevi yangını): “Tünele başlayalı beri yaklaşık bir aylık sürede toplam iki metre kazılamazken şimdi günde iki metreyi bir günde kazabiliyoruz. Moraller yükseliyor. Koğuşun duvarından sonra cezaevinin avlu duvarı var. Avlu duvarından sonra cezaevinin dışına çıkılabiliyor. Cezaevi Osmanlı Bankası ile yan yana. Banka ile cezaevini ayıran tek şey bir yol. Tünelin çıkışını bankanın bahçesi olarak planlıyoruz. Toprak zeminde kat edilen mesafe artıkça ‘madem bankanın bahçesine kadar tüneli kazdık bari biraz daha kazıp bankanın içinden çıkalım ve bankayı da kamulaştırıp gidelim’ şeklinde kendi aramızda espri ile karışık sohbetler yapıyoruz. Tünelin büyük oranda sonuna yaklaştık. Dışarı çıktıktan sonraki kalacağımız yerler ve kimliklerimiz de hazırlanmış durumda. Firarı, 19 Şubat’ta gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ulaş Bardakçı’nın öldürüldüğü güne denk düşsün istiyoruz. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacağız. Hem ‘o zindanınız bize vız gelir vız’ diyeceğiz, hem de 1972 19 Şubat’ında katledilmiş olan yiğit devrimci Ulaş Bardakçı’yı anmış olacağız.

16 Şubat sabaha karşı 04:00 suları derin uyku halinden Yalçın’ın ‘Koğuş kalk! Yeğenim kalk’ sesiyle birden yatağımdan fırlıyorum. Uyku sersemliği ile Yalçın’ın suratına şaşkın şaşkın bakıyorum. Bir tuhaflık olduğu belli. Çok geçmeden Yalçın’ın telaşını ve tedirginliğini anlıyoruz. Bir solukta koğuştan ortadaki havluya çıkıyoruz. Tüm koğuşlardaki tutuklu ve hükümlülerde cezaevinin orta yerindeki havluya toplanmış durumda. Herkes ağzını burnunu kapatma peşinde. Kimisi mendili, kimisi havluyu ve kimileri de çarşafları sarıyor. Nefes almakta zorlanmaya başlıyoruz.”

 

Bir sabah Burdur

 

“Şubat 1980’de Mersin Cezaevi’nin yakılmasının ardından 50 tutuklu ile sabaha karşı Burdur Cezaevi’ne getirildik. Mersin Kapalı Cezaevi’nden sevk olarak gelmemize rağmen hepimiz yeni tutuklu sayılırız. Cezaevinde en uzun yatan arkadaşımızın yattığı süre 6 ayı geçmiyor. Aramızda cezaevi deneyi olan tek kişi Eylem Birliği davasından yargılanırken Buca Cezaevi’nden firar etmiş ve daha sonra Mersin’de yakalanmış olan Hüseyin Cahit Yalçın. Şubat’ın sonlarına doğru sabaha karşı dağların eteğindeki cezaevine geldik. Her taraf kar içinde. Birçoğumuzun hayatında gördüğü ilk kar. (…) Otobüste uzun bekleyişin ardından ikişer ikişer indirilmeye başlandık. Otobüsten indirilip cezaevine alınanlara ne olduğu belli değil. Gardiyanlar uzun aralıklarla gelip bir iki kişi daha götürüyorlar. Giden arkadaşlarımıza ne olduğunu merak ediyor ve gardiyanlara soruyor, bir yanıt alamıyoruz. Bu merak sürerken sıra kelepçe ortağım Hüseyin Cahit Yalçın ile bana geliyor. Cezaevi giriş kapısından girip görüş kabinlerinin oraya geldiğimizde elinde tıraş makinesi ile duran bir mahkum ve etrafta saç kıllarını gördük ve nelerle karşılaşacağımızın ilk emarelerini pratikte görülmeye başlandı. Sandalyeye oturmamız istendi. Bizde saçımızı makineyle kestirmeyeceğimizi söyleyerek karşı çıktık. Sonra üzerimize çöreklenen gardiyanlarca sandalyeye zorla oturtulup saçlarımız kesildi ve teker teker hücrelere konulduk. Daha sonra da sırayla diğer arkadaşlar da aynı akıbete uğrayarak teker kişilik hücrelere yerleştirildik”

 

O yüzbaşıyla 27 sonra karşılaşma

 

“Yıl 12 Eylül 2007. 12 Eylül darbesinin yıl dönümü dolayısı ile Mersin’de bir panel düzenliyoruz. Süleyman ev sahibi sayılırdı. O yüzden en son söz Süleyman’a verilmişti.

Süleyman da görev yaptığı döneme ilişkin anılarını anlatmaya başladı. 12 Eylül öncesi ve sonrası Burdur’da görev yaptığını ve döneme ilişkin ilginç anılar anlatmaya başladı. Sıkıyönetim komutanı olarak görev yaptığı süredeki anlatımları fazla dikkatimi çekmemişti ki birden başka bir konuya geçti. 12 Eylül öncesi bir olaydan söz ediyordu. Anlattığı olaylar bana hiç yabancı gelmiyordu. Dikkatimi yoğunlaştırdım. Olay Burdur Cezaevi’nde 1980’in Şubat sonunda geçiyordu. Burdur Cezaevi’nin müşahede bölümünde başlatılan bir isyanı ve bastırma girişimlerini anlatıyordu Süleyman. Devlet tarafından karar alınmış ve önce bomba atılıp ardından tutsakların taranması için genel eğilim çıkmış. Müşahedeye bomba atıp tutsakları tarayacaklarmış. Yüzbaşı Süleyman Yelim müdahaleye itiraz etmiş. Süleyman yetkililere son bir defa tutuklularla görüşme talebinde bulunmuş ve bizleri ikna için görev istemiş. Tutuklularla görüşen yüzbaşı tutukluların taleplerini öğrendikten sonra bu taleplerin kabul edilebileceğini söyleyip karar alıcılarla görüşmeye giderek onları ikna etmiş.

Tabii bizim bu süreçten hiç haberimiz olmadan direnişi sürdürüyoruz. Sadece gergin yüzlerle mermileri G3’lere sürülmüş askerler görüyoruz. Bir süre sonra bizimle konuşan yüzbaşı yanımıza gelip taleplerimizin kabul edildiğini ve direnişe son verilmesini istiyor. Bizlerde zafer kazanmanın gururu ile koğuşlarımıza gidiyoruz. Yıllar sonra kürsüden konuşan askerlikten atılma arkadaşım Süleyman Yelim’in bize operasyon çekme hazırlığında olanları ikna ederek taleplerimizin kabul edilmesinde etken bir tavır takınan yüzbaşı olduğunu öğrenince çok şaşırıyorum. Yıllardır birçok kulvar da beraber yürüdüğüm

Süleyman 27 yıl öncesi belki de bir katliama neden olacak bir olayın öteki tarafındaki muhatabı olduğunu öğreniyorum.”

 

 ‘Sıkıyönetim bildirisi okunuyor’

 

“1980 Ağustos’un son günleri. 10. koğuştaki birileri tüneli ihbar ediyor. İhbarın hemen ardından önce 10. koğuş sonra bizim koğuş asker ve gardiyanlarca basılıyor. Baskında 10. koğuşun tüneli ortaya çıkıyor. Biz tüneli kapattığımız için bizde bir şey çıkmıyor. Yakalanan tünel karşı koğuşta olmasına rağmen, bu işi bizim organize edebileceğimiz ihtimalinden dolayı idare 10. koğuşla birlikte bize de ceza veriyor. Koğuşumuzu 8’er kişiden üçe bölerek dağıtıyor. Bunlardan 8’i sürgüne, 8’i hücreye ve diğer 8’i de koğuşta tecrit cezasına çarptırılıyor. Ben de koğuşta tecrit cezası alanlar arasındayım. Görüş, avukat görüşü, mektup, kantin, banyo, radyo – tv, gazete ve havalandırma gibi insani ihtiyaçlarımız yasaklanmış durumda. Bu şekilde 15 günlük tecrit cezamızın son günlerine geldiğimiz bir sabah uzak bir koğuştan gelen slogan sesleri ile uyanıyoruz. Kulağımızı pencerelere dayıyoruz ve atılan sloganın ne olduğunu duymaya çalışıyoruz. Kesik kesik gelen seslerden hayırlı bir şey olmadığı anlaşılıyor. ‘Kahrolsun askeri cunta’, ‘Kahrolsun Faşist Cunta’ türü slogan sesleri geliyor. Sloganlar, bize bir hayli uzak olan, kapılar açıkken sürekli koğuşlarına gidip geldiğimiz ve eğim çalışması yaptığımız adlilerin bulunduğu koğuşlardan geliyor. Duvarları bitişik olan Kurtuluş ve Devrimci Kurtuluşçu (Turgutlular) arkadaşların kaldığı 6. koğuşun duvarına vurarak atılan sloganların ne olduğunu öğrenmek istiyoruz.

Onlar da askerlerin yönetime el koyduğunu ve Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in az önce televizyondan sıkıyönetim bildirisini okuduğunu söylüyorlar bize.”

 

Kanunsuz Hasan

 

“Herkes sevinçli. Uzun süredir ilk defa kapılar açılacak ve karşımızda bulunan koğuşla revirin bahçesinde voleybol maçı yapacağız. 12 Eylül’le birlikte gelen yasaklar koğuşlar arası voleybol maçı ile biraz olsun son bulacak. Bu maçın sayesinde diğer koğuşlarla irtibat kurabileceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle voleybol karşılaşması için adlilerden oluşan koğuşla maç yapmak için revirin bahçesine gidiyoruz.

Bahçenin ortasına voleybol filesi gerilmiş durumda. Maçı rütbesiz komutan Kanunsuz Hasan yönetecek. Güvenlik Komutanı Hasan’a ‘Kanunsuz’ diyoruz. ‘Kanunsuz’ dememizin nedeni ordu da ‘asi’ tavırlarından dolayı rütbesinin sökülmüş olmasından. Kanunsuz Hasan, deli dolu, sevimli ve bizleri gerçekten seven biri. Kanunsuz Hasan’ın yanında cezaevinden sorumlu yüzbaşı da var. Kanunsuz Hasan iyi biri ama onun sorumlusu olan yüzbaşı bilinçli bir faşist. Yüzbaşının yaşı kendisinden genç ama Kanunsuz Hasan’ın rütbeleri söküldüğü için yüzbaşının komutası altında.”

 

 ‘Sürgün’ mektubu

 

“Tek tip elbise direnişinin ilerleyen günlerinden birindeydi. Müşahede’nin ikinci katının birinci hücresinde bulunan arkadaştan bir not aldım. Notu okumanın şaşkınlığıyla kendimi huzursuz hissettim. Notta cezaevi idaresine verilmek üzere bir mektubun ikinci kat hücrelerinin girişi kapısı önünde bulunduğunu yazıyordu. Notu hemen yanıtlayarak o arkadaştan bu mektubu istedim. Biraz sonra hücreden hücreye bu mektup elime ulaştı. Bizlerden ve direnişimizden söz eden mektupta ‘tek tip’ direnişinin sona erdirilmesi için bazı tutukluların sürgün edilmesinin şart olduğu ifade ediliyordu. Benimde içinde bulunduğum bu 5 kişinin isimleri ve yargılandıkları örgütleri tek tek yazılarak sürgünümüzün yapılması ile buradaki direnişin de sona ereceği vurgulanıyordu.”

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK OKUNANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV