19 Ağustos 2017 Cumartesi

BİR ASRIN TANIKLIĞI

Dr. Ahmet Arslan’ın anı kitabında Türkiye’nin ve Mersin’in yakın tarihine ilişkin olaylar ve insan portreleri yer alıyor

15 Şubat 2012 Çarşamba 01:12
BİR ASRIN TANIKLIĞI
ABİDİN YAĞMUR
 
Mersin Devlet Hastanesi’nin eski başhekimlerinden Dr. Ahmet Arslan, 89 yıllık yaşamı boyunca tanık olduğu olayları ‘İbret ve Şahadet’ adlı anı kitabında topladı. Editörlüğünü yazar Arife Ünüvar’ın yaptığı kitapta, 1930’lu, 40’lı, 50’li yılların Arslanköy’ü, Mersin’i, Türkiye’si anlatılıyor.
1922 yılında Arslanköy’de doğan, bu köyde büyüyen, dönemin zorluklarına rağmen okuyarak İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan ve Mersin’de uzun yıllar dahiliye hekimliği ve Devlet Hastanesi Başhekimliği yapan Dr. Ahmet Arslan’ın ‘İbret ve Şahadet’ adlı anı kitabı, İçel Kültür yayınlarından çıktı.
Kitabın başlangıcında ‘Bu kitabın neresinden başlarsanız, başlangıç orasıdır. Neresinde bırakırsanız sonu da orasıdır’ diyen Dr. Ahmet Arslan, 89 yıllık yaşam öyküsünü ve tanık olduğu olayları, belli bir zaman dizgesine bağlı kalmadan anlatıyor. Kitaba 1930’lu yılların Arslanköy’ünü okuyarak başlayan okuyucu, bir sayfa sonra kendini 1960’larda, bir sayfa sonra 12 Eylül 1980 darbesi günlerinde buluyor, bir sayfa sonra yeniden 50’lere, 40’lara dönüyor. Dr. Arslan çalışmasında, bizzat tanık olduğu olayları, anıları aktarırken bir yandan da Türkiye’nin geçtiği dönemlerin analizini yapıyor, tarihe not düşüyor. Tüm bunları yaparken, eski Mersin’in ve eski Türkiye’nin insan portrelerini de okuyucuya sunuyor.
Kitabın editörlüğünü üstlenen yazar Arife Ünüvar, bu durumu söyle özetliyor:
“Doktor Ahmet Arslan, kendi biyografisi ile birlikte, bir köyün, bir şehrin, bir ülkenin yaşadığı bütün gelişmeleri de kaleme almış ve adeta bir asrın gelişimini de kayıt altına almış. Bu kitabın insan üzerinde en çok tesir bırakan bir yanı ise şudur: Bu yazılanlar, tümüyle yaşanmış bir hayat hikayesidir!”
 
Deniz gören Arslanköylü
 
Dr. Ahmet Arslan, ‘İbret ve Şahadet’ adlı kitabının başlangıcında Arslanköy’ün coğrafi ve sosyal konumu hakkında genel bir değerlendirme yaptıktan sonra, yöre insanının eğitim merakını irdeliyor. Yurt genelinde bin 200 civarında Arslanköylü bürokrat, hekim ve akademisyen ile öğretmenin olduğu bilgisini veren Arslan, yöre halkının eğitime olan düşkünlüğünün sosyal ve tarihi nedenlerini irdeliyor. Arslan’ın verdiği bilgiye göre, daha 1910’lu yıllarda, ücra bir köy olmasına rağmen Arslanköy’den bir öğrenci, üniversite eğitimi için Mısır’a gönderilmiş.
Arslan’ın dikkat çektiği bir nokta ise Arslanköy’ün, lise ve üniversiteye öğrenci göndermede en başarılı köy olmasına rağmen, yakın tarihe kadar ücra kalması. Arslan, bu çelişkiyi şu anıyla anlatıyor:
“Yetmiş ya da seksen yıllık ömrü içinde Mersin’e bir kez olsun gitmeyen, bir kez olsun görmeyen bir Arslanköylü (Hatırlayabildiğime göre adı Arap Koca olan bir zat) Mersin’e gidip döndükten sonra, kendisine sormuşlar: Mersin’de seni en çok etkileyen şey nedir? Cevap: Bir su birikintisi gördüm, adına deniz diyorlardı. O kadar çok su birikmişti ki, halamların kazanıyla belki de bin kazan dolusu su vardı, şaştım kaldım!”
 
50’li yıllarda da kadın sığınmaevine ihtiyaç vardı
 
“Kasım 1950 yılında tayinimiz Mersin Belediyesi’ne çıktı. Belediyede bulunan zühreviye dispanseri doktorları ardı ardına mahkum oluyordu. (…) İçel Valisi Şakir Bey beni çağırdı ve bir süre için de olsa zühreviye dispanserine bakmamı istedi. (…) Kadın ticareti yapan çevrelerin akla dahi gelmeyecek her türlü baskı ve telkinleriyle karşılaştım. (…) Erzurum’dan ya da Bursa’dan çeşitli vaatlerle kandırılarak getirilen kadınların belalı denilen adamların veya azgınların himayesinde çalışmaktan başka seçeneği yoktu. (…) Konutlarında muayeneye gittiğim iki kadının feci şekilde dövülerek ağır yaralı olduklarına şahit olmuştum. İki kadının da belaları yanlarındaydı. Meselenin temeli, rantın taksimi ve kadınların belalarına gelirlerini beyan ederek vermemeleriydi. (…) Bugünkü kadın sığınmaevlerinin son derece isabetli kuruluşlar olduğunu düşünüyorum.”
 
Halime’nin dramı…
 
“1967 yılının ilkbahar mevsiminin henüz başındaydık. Sabah işe geldiğimde ilk iş olarak gece müracaat edenlerle ilgili doktor raporlarını inceledim. Bir yığın cerrahi, tıbbi, idari vaka yanında bir o kadar da jandarma, polis, savcılık olayları mevcuttu. Bunlar arasında bir vaka dikkatimi çekti. Doğum sancısı çeken bir kadın hastaneye gelmişti. Yalnızdı. Feryat ediyor ve yardım istiyordu. Aynı yardımı ailesinden ya da komşularından neden istememişti? (…) Yakınlarından birinin tecavüz ettiğini, tedricen büyüyen karnının nedenini de bir türlü izah edemediğini anlattı. Tecavüze uğradığını kimseye söylememişti ve sancıları artınca Devlet Hastanesi’ne gelmişti. (…) Doğumdan sonra çocuk ve annenin can güvenliği teminata alındı. Çocuk bir sütannenin de olduğu yuvaya verildi. Hayli süre serviste kalan Halime’ye hastanede iş bulduk. Orada senelerce çalıştı ve emekli oldu.”

Sandık savaşı ve cezaevinde ‘Hadise’
 
“1946 seçimlerinde İstanbul’daki okulumdan köye gelmiştim. Köyde uçak mühendisi Hüseyin Yeğin’le buluştuk. O günlerde köylünün tansiyonu yüksek, sinirleri gergindi. Seçimlerde uygulanan açık oy, gizli tasnife halk kızgındı. (…) Anlaşmazlık sonunda demokratlar isyan ithamıyla yaftalanarak sürüler halinde hapishanelere sevk edildiler. Bu isyankarların davaları Konya’ya nakledildi. Yeğenimin eşi Konya hapishanesinde doğum yaptı.  Çocuğun adını Refik Koraltan ve Avukat Kenan Öner ikilisi ‘Hadise’ olarak belirlediler…”

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
EN ÇOK OKUNANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV